Extraordinary

Me, Myself, My World

2017’nin Sonlarına Doğru

December29

 

Yılı bitirirken son anda gelen kar yağışıyla günümüz şenlendi resmen. Sabah Türker, Çağlar’la kar keyfi yapmış hemen. O işe gidince de vardiyayı ben devraldım, kar topu savaşı, en iyi kardan adam, karda ayak izi çıkarmacalardan sonra bir güzel yorulup evi yolun tuttuk. Benim için güzel bir yıldı be 2017. Yani şöyle bir değerlendirince her anlamda bir tık öteye taşımış olduk kendimizi. Hayallerimizin, isteklerimizin bir kısmını tamamladık en azından. Sıcak sevgi dolu bir yıldı. Özleyeceğim seni 2017.


 

I won’t enter a tittle here!

December20

Altılı su bardağı takımımdan kırılmayan tek bir tombul su bardağı kaldı. Bulaşık makinesindeki bardakları raflara dizerken de bu bardak hep elimde kalıyor. Kupaların olduğu dolaba koyamıyorum, fincanların yanında acayip büyük, cam bardaklarımla uyumsuz. Hiçbir yere ait değil gibi. Neden kırılmıyor anlamıyorum.

Yukarıda son bir kaç ayımın özetini okudunuz.

Kendime Notlar

Kendime notlar yazamadım uzun zamandır. Yazdım aslında, yazdım da hep sildim sonra.  Bir tansiyon, bir şeker, bir yorgunluk sendromuyla boğuşuyorum hala. Anksiyete ve depresif epizodlarımdan bahsetmiyorum bile.

  • Instagram

Neden insanlar instagram hesaplarını kapatınca eşi dostu başına kötü birşey geldiğini düşünür ki. Ben kapatınca öyle oldu çünkü. Her ne kadar son instagram postumda artık instagram hesabımı kapatacağımın bilgisini vermiş olsam da ya gözden kaçtı ya da insanların içine o çirkin kurtlardan düştü. Herkes birden Türker’le aramızın nasıl olduğunu sormaya başladı. Acaba ayrılmış mıydık? Acaba başka problemlerimiz mi vardı? Yok yok kesin ayrılmıştık. Ya da en iyi ihtimalle hamileydim. O kadar çok sordunuz ki ‘Ulan acaba ayrılıyoruz da ben mi bilmiyorum’ dedim. Tabi ki hiç bir problemimiz yok. Herşey yolunda, çalışıyoruz, yakında british pasaport alıyoruz, arada dünyanın en sıcakkanlı en sevecen en masum çocuğunu yetiştiriyoruz. Ama siz böyle  negatif sorularla, tutumlarla  ve enerjilerinizle beni taaaa Leeds’lerde bile buluyonuz. Umarım o arkadaşlarım bu yazdıklarımı okuyorlardır. Arkadaşlarım başıma birşey gelirse hemen gelir size anlatırım zaten. Eğer size anlatmıyorsam, bu dm den de anlatmayacağım anlamına gelir. Israr etmeyin.

 

  • Semantic Annotation

Şimdi bence şöyle bir sorunu var bu proje yürütücülerinin; ya Türkçe’nin ne kadar çetrefilli bir dil olduğunu bilmiyorlar ya da gerçekten dilbilimcilerin önerilerini umursamıyorlar. Bakın bu sözcükleri böyle etiketleyemezsiniz dediğim de ‘Tubacığım guide’ları tekrar oku istersen’ dersen bu proje çok sürmez yakında patlar elinde. (Haa bu arada ben o guide’ları sen beni işe almadan önce yalayıp yutmuştum bebeğim.)

  • Mevsim

Mevsim normallerinin altındayız sanırım. (Ki bu gezmelere engel değil.)

  • Dylan’s Christmas

Seviyor ışıltıyı, krismıs süslemelerini, renkli ağaçları, meydandaki panayırı…

 

Ahoy

September7

Off nasıl uzun sürdü yol anlatamam. Elazığ’dan kalkan uçak 2 saatte vardı İstanbul’a. Ve etrafımızda o kadar çok Alamancı vardı ki onların seslerinden gürültüsünden ve biraz da görgüsüzlüklerinden rahatsız olduk. Ne bileyim, ben Manchester a gidip gelirken de insanları görüyorum, herkes sakin rahat saygılı… Bu öyle böyle değildi ya. Bir ara ben bu grupla Almayaya da gidiyor olabilirdim diye düşündüm. Ama gitmedim. O yüzden duacıyım.

Manchester’da ise hava yumuşaktı, yanıma hırka aldım ama kullanmadım. Trolley iteklemekten kollarım o kadar çok yorulmuştu ki sağolsun biricik aşkım Türker beni platformda karşıladı. Sanırım enerjimin son demlerini kullanmıştım. Duş alıp yattım, ta ki ertesi günün sabahına kadar.

Nasıl özlemişiz ya evi. Ev de bizi. Bahçem göçmüştü resmen. Hatta komşum ‘nerelerdeydin, sensiz bahçe kontrolden çıktı’ dedi. ‘Listen, I am Turk, bahçe is my shit’ demedim beklentiyi yüksek tutmamak adına.

Sonra naptık peki, eski rutinimize döndük hemen tabi. Ben arada resimler yaptım. Eylüldeki okul planımı dondurdum Çağlar’a bakacak birini bulamadığımız için ama bu sırada bir iş teklifi de aldım. Yeni bir semantic annotation projesinde dilbilimci olarak işe başladım. Bu raddeye gelene kadar da tabi ki Çağlar’la evde kaldığımız her günü en iyi şekilde değerlendirmeye çalıştım. Havuza başladık tekrar, kütüphane, park, sanat galerileri, oyun alanları, panayırlar derken onun da tekrar kreşe başlaması gerektiğine karar verdik.

 

Vee zaten yaz gelememişti buralara..

 

 

Unutmadan Türker’le dönünce tekrar bir konsol oyununa başladık. Çok zevkli ama her zaman vakit bulamıyoruz o yüzden tüm bölümleri açabilmiş değiliz.

 

 

 

Bazı İncelikler

August21

Mesela, keşke hiç elektrik kesilmeseydi de köyde -öğle sıcağında- güneş kavururken ovaları iki odalı bir evin en serin yerini bulmaya ve sineklerle de savaşırken uykuya dalmaya çalışmak zorunda kalmasaydık. Şehir insanıydık, dayanamıyorduk. Anneannem için sorun yoktu ama, o her yerde uyuyabilirdi. Sinekli sineksiz. Ve illa yatağı olmak zorunda değildi, başının altına birşey koysa yeterdi. Bir ara teyzemle anneannemin uyuduğu en enteresan yerleri fotoğraflıyorduk ve birbirimize gösteriyorduk, bir yarışmaya dönmüştü adeta, en ilginç fotoğrafı çeken övgüyü hak ediyordu. Kapı eşiğinde, terliği yastık olarak kullandığı anı fotoğrafladım bi kere. O kadar huzurlu ve rahattı ki sanki cennet bahçelerinde pofuduk pofuduk pamuk yığınlarının arasında uyuyordu. Bir kere ceviz ağacının altında uyurken yakaladım, bildiğin taşlı toprak orası. No örtü, no yastık. Ben şok. Gözüne bir yer kestiriyor, sonra tüm sistemlerini kapatıp yorgun vücudunu dinlenmeye alıyordu. Bir keresinde de harmanda, kaysı ağacına Çağlar için yaptığımız salıncakta oturarak uyumuştu. Performans sanatçısı gibiydi. Rol yapıyor sandık. Ahhh anneanne, bu dünyaya gönderilmiş meleksin resmen.

Edit: Sonra ben Leeds e döndüm teyzem kaldı anneannemin yanında, ve bana anneannemin gelmiş geçmiş en güzel fotoğrafı attı. Buraya koyup koymamakta kararsızım. Biraz düşüneceğim.

Mesela, tekrar herkesin ineği olsaydı da tereyağı sırası diye birşey olmasaydı. Anneannemin vardı inekleri. Sütü, yoğurdu, tereyağı, peyniri hep olurdu o yüzden. Ama zahmetli işti sonuçta günde 3 kere sağmak, kaynatmak, mayalamak, zamanını tutturmak. Sonra asıl iş bence inekleri otlatmak. Nöbete gitmek denir köy jargonunda. Köyün tüm ineklerini toplarsın, meralık alanlarına gidersin, sonra başında nöbetçi olursun ineklerin. Anneannem bazen bizi de götürürdü, giderken yanımıza ekmek domates falan alırdık, piknik gibi gelirdi bize çünkü. Yol üstünde varsa armut ağaçlarına dadanır, badem bulduğumuzdaysa sevinirdik. Eve dönene kadar bacaklarımız kanlar içinde kalırdı. Biz nedense hep şort-terlik giyerdik, anneannem de nedense bizi hep aşırı dikenli engebeli araziye götürürdü.

Edit: Geçen havuza gidince şöyle bir baktım ayaklarıma, köyde ne kadar hırpalanmış, ne kadar lekelenmiş. Çizikler, yaralar, sinek ve böcek ısırıkları… 32 yaşındayım goddammit!

Mesela, tüm eş dost akraba aynı zaman aralığında gelse ya köye. Ben dönüyorum hala gelecekler. Sonra çocukluk arkadaşımı göremedim mesela.

Mesela, köyün girişindeki tepelikten bakınca ne kadar da çok hatırlıyorsun çocukluğunu. Rüzgar aşağı çeşmedeki uzun kavak ağaçlarını sallıyor falan, yerli yersiz anırıyor Kıte nin eşeği. Uzakta bir yerde bir patos vuruluyor, toz duman var. Çerçi geliyor sonra köye. Sakız almak isteyen çocukların mutluluğu şahane.

Mesela, vedalar da olmasa… Kim bilir kaç zaman sonra tekrar gelebileceğim. Uçağım Elazığ’dan kalkıyor. Taksici Hüseyin bırakacak beni. Gidiş yolunda o kadar yüksekte bir yerdeyiz ki, karşıda muazzam bir sıralı dağlar manzarası oluşuyor. Olabildiğine derin, biraz kahvelikler, ekinlerin olduğu yerlerde sarılıklar, yeşillikler, bir akarsu maviliği. Renk cümbüşü resmen. Şu yaşımda bir kez daha aşık oldum Tunceliye.

Mesela, çok hızlı bitse bu yollar, 1 saate evde olsam falan.

 

 

 

 

 

Köy 3

July25

 

* Son günlerimi bu bölgede yaşayan insanları ve onların inanç sistemlerini etiketlemeye çalışarak geçirdim. Ve bunu yapmaya çalışırken de nasıl bir duygu yoğunluğu, bir duygu kargaşası yaşadım anlatamam. Resmen deli saçması önermelerle kendimi yorgun düşürdüm. (Bi ara ateşlendim hatta gerginlikten omuzum tutuldu falan.) Ama az buçuk da olsa bir fikir edindim.

Şimdi, gözlemlerime göre köyümüzde -çevre köyler de dahil- hala antik bir inanç sistemin etkileri görülüyor. Evrenin yaratılışına ilişkin anlayış, inanç ve anlatı-kozmogonisi mevcut değil ama inançlarının bir yerinde iyiliğin ve kötülüğünün savaşı yatıyor. Ve sonra doğa. Doğa başlı başına bir problem. Tapıyorlar, koruyorlar, korkuyorlar…

Yeryüzünün insan kalıntılarıyla bozulmaması gerektiğine inanıyorlar. Zerdüşt gibiler. Ama Zerdüşt değiller.

Doğanın kutsallığını kutlayıp, herşeyde var olan ilahiliğe bardak kaldırıyorlar. Hem görülen hem de görülmeyen güce saygı duymuşlar. Tabiata,  ormanlara içten bir sevgi var. Ayrıca doğanın gelgitlerine uyarak da  içsel benliklerini keşfetmişler.  Yani Pagan gibiler. Ama Pagan değiller.

Sonra bu bölgenin garip hikayeleri var.  Güçlü, tehlikeli bir doğası, doğaya meydan okumaya çalışan insanı, bu ikili arasında görülmeyen güçleri, dengesi, büyüsü, transı vs vs var. Ama anlayacağınız Şaman da değiller.

Şimdilik kendi başlarına doğada mutlular, doğaya şükranlarını sunup, bu ekosistemin bir zinciri olmuşlar. Hiçbir dini etikete de gerek duymamışlar.

(Not: Dehşet verici doğa hikayeleri dinledim. Aklım çıktı yerinden. Bunlarla büyüyen bir nesil bknz. anneannem, hiç korkusuz, cesur, seyit..)

*********

Hergün kahvaltıdan sonra bir grup halinde dereye iniyoruz. Uzun kavak ağaçlarının gölgesinde, türlü böcek ve kuş sesleriyle çocukları doğayla bütünleştirmeye çalışıyoruz. Bazen tozlu, bazen kir dolu ufacık tırnaklarını görünce Dylan’ın mutlu oluyoruz. Uzun bir değnekle yalancıktan balık tutuyor, kurbağaları inceleyip, karınca yuvalarını sayıyoruz. Onlara zehirli mantarları, dikenli otları öğretip, hangi ağaçların kör badem verdiğini anlatıyorum. Taş atma yarışması düzenleyip, son olarak da dutlukların orda dinleniyoruz. Ve tüm bunları hergün aynı sırayla yapıyoruz.

Ps: Yazılarım biraz özensiz. Vaktim yok. Çok az internetimiz var. Bunları yazarken bile bitebilir. O derece.

Köy 2 (Golacı)

July12

 

Dallarının yere kadar indiği elma ağaçlarıyla, güneş tepede yakarken serin pınar suyunda serinlediğimiz, yol üstünde kuzenim Gülfidan’la böğürtlen toplarken de hafifçe yüksek, karşı dağları çok net ama Perisuyu’nu az buçuk görebildiğimiz bir yerdi Golacı. Bize göre bir piknik alanıydı. Anneannemin buğday tarlası Golacı’nın hemen altında kaldığı için de bu tarlada çalışırken (buğday biçmeye gittiğimizde) mola verdiğimizde burayı kullanırdık. Her yaz tatilinde köye geldiğimiz ve hemen hemen her yaz da anneannem bu tarlaya birşeyler ektiği için Golacı köy yaşantımızın köşe taşlarından biriydi.

Dün teyzemle çocukları alıp buraya geldik. Pınar suyunun dolması için bir havuz yapılmış buraya. Çocuklar için ideal. Etrafta biraz takıldıktan sonra tam havuz başına serinlemeye geçmişlerdi ki önce bir çoban köpeği belirdi uzakta sonra bir keçi sürüsü, en arkada da çoban (aslında o çocukluk arkadaşımdı ama o kadar uzun süre ayrı kalmıştı ki köyden birbirimize yabancılaşmıştık.) Ve burası o çobana aitti. Küçük bir karavanı, karavanın önünde taştan ocağı, masası ve bir de bostanı vardı. Biraz ötede eskiden de varolan bir ağaç ev. Daha önce bu ağaç evinde domuz nöbeti tutuluyordu hatırlıyorum.

Bizim için odun ateşine çay koydu. Hiç gerek olmadığını sadece dut yiyeceğimizi söyledik ama bu akşam serinliğinde güzel bir çay da iyi olurdu diye iç geçirdik. Kirli bardakları pınar suyunda çalkalayıp getirdi. Çaylarımızı doldurdu. Bizimle bir bardak çay içti. Keçiler çok uzaklaşmadan yetişmeliyim, siz çayınızı için, keyfinize bakın diyip gözden kayboldu.
Artık eskisi kadar bakımlı değildi Golacı. Yine de toprağı bu kadar verimli başka bir yer yoktu.

Eve dönerken farklı bir yolu deneyelim, nehir manzarasının tadını çıkaralım dedik. Ve çok da pişman olduk. Çok sık kullanılmadığı için bu yol üzerindeki dikenler belimize kadar uzamıştı. Paçalarımız küçük tombul gırnık denen dikenlerle doldu. Yol uzakdıkça uzadı. Çocuklar mızmızlandı. Ben gerçekten bunu umursamıyordum çünkü köy hayatının bir kısmında sürükli ayaklarımıza dikenler batıyordu ve dikensiz bir köy hayatı düşünülemezdi.

***

Elinde dağ kekiğiyle yanıma gelip “anne bak, sana sürpriz” dediğinde içim eridi be oğlum.

***

Süper fotoğraflarım var ama bunları siteye ekleyecek internetim yok. Yazıları editleyeceğim.

***

Not: Eve dönüş tarihimi öne aldım. Çünkü Türker’i çok özledim.

Köy 1

July9

Sabah 7’de uyanıyoruz Çağlarla. Odaya anneannemin az önce pişirdiği glor (yağlı ekmek) kokusu dolmuş. Mis gibi. Dışarıya avluya çıkıyoruz. Burda yapacağız kahvaltıyı, ceviz ağacının hemen altında. İpek nenem masada yerini almış. Komşu Meryem de katılıyor bize sonradan. Uzun komedili bir kahvaltı sohbeti oluyor çünkü anneannem benimle ingiltereye gelmek istediğini söylüyor. Ve bu söylem teyzemin espirileriyle komediye dönüşüyor.)

***

Dylan ve Baran’ı eskiden dar köy yolu olan şimdiyse sonsuz bir kırlığa açılan genişlikten kaysı ağacına kadar yürüttüm. Dökülen kayısı ve kayısı çekirdeklerini poşete dolduruyoruz. Yolda biraz kırıp yiyor çocuklar. Biraz koşuyor, bazen bir böcek veya çekirge görüp incelemeye dalıyorlar. Eve uğrayıp kayısı poşetini bırakıyoruz. Anneannem Goman köyüne gitmiş. Teyzemse temizliği bitirdikten sonra çocuklar için harmandaki ağaca bir salıncak kuruyor. Ama güneş tepede, yakıyor. Sallanmak mümkün değil. Böyle olunca da çocukları köyün aşağısındaki köy çeşmesine kısa bir yürüyüşe çıkarayım bari diyorum. O kadar mutlu ki Dylan seke seke gidiyor resmen. Sanırsın ceylan.

***

Büyük ve yaşlı bir dut ağacının altında durup çocuklara biraz dut topluyorum. Dylan ild defa yiyecek, daha önce kurusunu yedi ve bayıldı. Vee evett taze dutu da bayılıyor. Ellerimiz şekerleniyor. Biraz daha aşağıya iniyoruz, çeşmeyi yıkmışlar. Yerine küçük bir su deposu yapmışlar. Çocukluğumdaki gibi değil. Hiç değil. Önceleri bu çeşmeden akan sular su sandalını doldururdu. Ve biz burda çamaşır yıkardık. Buğday ıslar, veya kilim basardık. Hayvanlar bu kayıklardan su içerdi. Çeşmenin sağ tarafında üstü açık bir banyo vardı. Burda yıkanırdık evlere su gelmeden önce. Şimdi oraları da yıkmışlar. Yerine sadece kirli bir su birikintisi kalmış.

***

Köyün kadınları hergün akşam 6da yürüyüşe gidiyorlarmış. İki part halinde hemde:) yavaş yürüyenler ve onlardan bi tık hızlı yürüyenler. İlk gün yorgundum diye katılamadım ama ikinci gün rotasında dik bir yamaçı tırmanırken hiç yorulmadım diyemiciim:) ama grubun en genç üyesi olarak hergün katılacağım of kors.  Ayrıca yürüyüşten sonra eve gelip çay yapıyoruz odun ateşinde. Bardak bardak içiyoruz. Tam köylüyüz.

Bıdıklığım

July7

🌞🌞🌞🌞

Yazın bu günleri bana çocukluk arkadaşım Emineyle oynadığımız bazı enteresan oyunları hatırlatıyor. Evet zamanında lastik atladık, yakartop oynadık, yerden yüksek vazgeçilmezimizdi ama bizim başka oyunlarımız da vardı. Küçükler için  short version astral seyahat gibi. Aman tanrım bunu yazarken yüzümün halini görmelisiniz😱😱

Şimdi oyun şöyle gelişiyor, ikimiz yere çöküyoruz, Emine parmak ucuyla bana yerde bir nokta gösteriyor ben de o noktaya amaçsızca bakıyorum. Emine yüze kadar sayıyor ve ben halsiz kalıp sırtüstü yere yığılıyorum. O ilk an tüm sırtımda Adananın kavurduğu sıcak betonu hissediyorum. Tüm vücudum uyuşuk. Ve önümde uzanan bembeyaz gökyüzünde uçuyorum.  Aşağıda kendimi ve Emineyi görüyorum.

Tabiki bu anlar öyle saatlerce sürmüyor, çok kısa süren deneyimler bunlar. Emine elimden tutup beni doğrultuğunda kendime geliyorum, ama bir süre sarhoş geziyorum. Yaşımız en fazla 7-8 . Küçüğüz ama salak değiliz. Özgür dünyaların çocuğuyuz.

Aradan yıllar geçti, yaa dedim sanki biz böyle böyle bişiler yapıyorduk, nasıl oluyordu o falan diye baya baya kafa yordum.  Tekrar tekrar denedim tabi bunu. Ama odaklanamadım. Başarısız oldum.  Aşırı gergindim çünkü ve  o çocukluktaki rahatlığım yoktu. Bazı akşamlar gece yatağa girince saatlerce vücudumdaki kasları rahatlatmaya çalışıyor, o moda girmek için kafayı baya zorluyordum. Bir süre sonra bir daha asla bunu deneyimleyemeyeceğimi anladım. Büyümüştük. Ben o noktaya bakarken aklımdan zilyon tane fikir geçiyordu, kendimi veremiyordum olaya.

Çok acı ama o trans haline bir daha hiç geçemedim. Ve işte Emineyle böyle garip bir çocukluk geçirdik. Ordan oraya koşturan bıdıklardık.

“Ee tavuk yumurtlamıyorsun ki”

July6

Şimdi ki rotamız Tunceli. Çocukluğumun yaz tatili destinasyonu. Sabah kahvaltısında sadece yumurta ve tereyağı olan, reçelin iki gün dayanmadığı, nutellanın hiç uğramadığı köyümüz. Kendince kapitalizme kafa tutan köy. Okuma yazma oranının tavan yaptığı, her türden konuyu köyün yaşlılarıyla rahatça konuşabildiğin bilgi yumağı bir köy. Köyümüzün delisi bile Yıldız Teknik mezunu. Sen anla artık gerisi. ( bu söylediğim şaka değil. Deli Sezai Yıldız teknikte okurken kafasına aldığı darbe sonucu beyin travması geçirmiş ve bir daha toplayamamış kafayı.)

Anneannem çok mutlu. Ben de öyle. Ben ayrıca teyzemlerle olacağım ve eski günleri yad edeceğim için de çok mutluyum. Bakalım. Yani umarım. Umarım çocukluğumda bana ütopik gelen bu küçük dünya Çağlar’da da aynı etkiyi bırakır.

Çünkü Çağlar da benim küçüklüğümdeki gibi ağaçlara tırmansın, bahçeden biber domates toplasın, kümeste yumurta arasın istiyorum. Ayağı toprağa bassın, yağmur kokusuna aşık olsun istiyorum. Benim gibi doğayı keşfetsin, soğuk su sandalında solucan toplasın istiyorum.

Özgürce kırlarında dolansın, acıkınca yoğurda ekmek doğrayıp yesin istiyorum. Ve tüm bunları yaparken mutlu olsun istiyorum. Çünkü anneannemlerin dini onlara doğanın içinde çok mutlu olmayı öğretir. Çocuğum pagan olsun demiyorum. Paganların doğaya duyduğu saygıyı, ve bunun geri dönüşü olarak sahip oldukları mutluluktan bahsediyorum.

Neyse şu an Tunceli için yollardayız. Saat 6 da otogardan kalkması gereken otobüs istanbuldan 2 saat rötarlı geldi. 1 saat de Bolu tünelini kapatmışlar diye kaybettik. Yani bu yol yarın öğleden sonra 2 gibi biter.

Edit: Teyzem kahvaltıda anneanneme “neden 3 yumurta kırdın, biz 8 kişiyiz” dediğinde anneannem yarı kırık türkçesiyle “ee tavuk yumurtlamıyorsun ki” demişti. Ve biz ölmüştük gülmekten. (Yıl 97)

Hey, ben geldim bebek

July6

O kadar ani oldu ki. Gözümü bi açtım Türkiyedeyim. Valizi bi gecede toplayıp yola çıktık. Geldik Kocaali sahil kasabasına. Mis gibi deniz ve onun mis gibi kokusu. Offf tam yazlık moddayız. İlk iki gün kahvaltıdan sonra Dylan Çağlar’ı öğle uykusuna uyutup babaannesine emanet ediyor, kızlarla denizin tadını çıkarıyorduk. Ta ki bu üçüncü güne kadar. Karadeniz bu ya, dalgalandı tabi ki.

Sahildeki cafelerin birinde de hem çay hem internet var. Manzarası da güzel. Serpil annem bizden önce gidermiş hep. Melisle yarın tekrar bir uğrayıp tavla oynayacağız. Kız tam kahvehane kafasında. Seviyorum❤❤❤

Kocaali sahilinde akşamları bi ayrı güzel. Yani hava şahane. Çatı katındaki odayı bize verdiler. Bir de terasım var. Denizi çok net görüyor, dalga seslerini duyuyorum. Tahminimce benim için sallanan sandalyeyi geçici bir süreliğine terasa koymuşlar. E ben de tadını çıkarıyorum. Kahvemi alıp terasa çıkıyorum. Ruhumu dalgaların melodisine teslim ediyorum her akşam 15 dakika. Nasıl bir transtır anlatamam.

Ve terliyorum bazı akşamlar. Nasıl özlemişim terlemeyi. Hafif kavruk tenimin kokusunu…

Seni hep güzel hatırlayacağım Kocaali❤❤

Acıya Gülmek

July6
“Biliyorum sen yine
parmak uçlarında üşüyorsun.
aramızda kıvrılıp yatan uzaklığa inat, ayaklarınla kasıklarımın kasırgasını,
ellerinle yüreğimde yaktığın ateşi düşlüyorsun.
Sularımız sızıp karışıyor ay karanlıkta
ve çırılçıplak bir ırmağa dönüşüyoruz yatağımızda.”
Offf sen nasıl bir şairsin be. Bir gece yarısı lise yıllarıma götürdün beni.
Sadece evimize yakın olduğu için gittiğim düz lisede, aşırı düz öğrenciler arasında geçen komplike yıllarıma.
Nasıl hatırladım şimdi. Nasıl girdin aklıma yine. Unutmak için yıllarımı verdiğim  manyak zamanlardın. Hiç geri dönmek, hiç yaşamak istemediğim…
Eski zamanların kötü anıları gibiydin. Kötü bir liseydin.
Bense yama gibiydim. Ne rengim tutuyordu. Ne desenim uyuyordu. Kafalar apayrıydı. Sınıfla bir bağ kuramıyordum ve bunu da çok fark ettiriyordum.
O zamanlar bir dünyam vardı. Hayaller, kurgular dolu dizgindi. Kitaplara veriyordum kendimi. Ben proletarya/modern sınıf kavramını, Platon’dan devlet kitabını okurken onlar yeni keşfediyordu İpek Ongun’u. Ben Cezmi’nin, Küçük İskender’in, Murathan Mungan’ın imza günlerine giderken de ne yaptığıma dair en ufak bir fikirleri yoktu. Bu kadar kopuktuk maalesef.
Dedim ya bir uyumsuzluğum vardı. Bir arkadaş grubu edinemedim kendime. Sonra öğretmenlerle okul yönetimiyle çok ters düşüyordum. Aşırı otoriter, küstah bir sınıf öğretmeni de bu lise hayatımın tuzu biberi oluyordu.
Sonra bir gün, beyaz bir poşet içerisinde sınıfa getirdiğim Dev-sol dergileri, beni bu okula bağlayan pamuk ipliğini jilet gibi kesecek, kurtuluşum olacaktı.
Bu dergiler sayesinde lise yönetimi beni disipline sevketti. Aşırı muhafazakar, sinirden kudurmuş 6-7 kişilik bir kurul geleceğime yön verdi. Babam okula çağrıldı. Nazikçe “Biz okuldan kovmayalım siciline işler, siz okuldan alın kızınızı” ve bir de tahminimce “eee bi kulağını çekersiniz artık” denildi. Akşam evde babam çantamdan dergileri aldı. Okudu. Tekrar çantama koydu. “Okuma” demedi, diyemezdi.
Çok kalın dudaklı, dalgalı saçları, kahve gözleriyle Zeynep’i tanımıştım ben bu okulda.  Ve sadece yine evlerimiz birbirine yakın diye birlikte gidip geldiğimiz, ders aralarında yine koptuğumuz sınıf arkadaşım Zeynep.
Anca birinci yılın sonunda birbirimize tüm şeffaflığımızla içimizi döktüğümüz, uzak kalmaya çalıştığımız da bile aslında ortak paydada binlerce kez buluştuğumuz Zeynep.
Ben hikayenin sonunda Adana’nın en köklü, en başarılı süperlisesine yazılıyorum ve arkadaşım Zeynep’i de o bok çukurunda kaybediyorum.
Edit: O boşlukta yitip giderken neden bırakmadım okulu bilmiyorum. Yani ille de bu raddeye kadar gelmeye gerek yoktu ki.

Read the rest of this entry »

Başlıkları alt alta okumak

June21
  • Komşum Peggy onu sık sık ziyaret etmemi istiyor.Yeni aldığı yeşil kadife sofasında kahvelerimizi yudumlarken, ön bahçedeki çiçek çılgını bitkilerini övmemi istiyor. Ama yok Peggy ciğim gelemiyorum maalesef. Babaannem gibisin.Onun gibi kokmuyorsun ama onun gibi konuşuyorsun.

  • Türker arada konsolda oyun oynamam için gaz veriyor.  Yok işte xbox’ta bi sürü oyun varmış da, yok benim için bilmem kaç tane oyun almış da… Bir akşam hadi oynayalım dedim.  ‘Speedrunners’ oynamış o daha önce hemen onu açtı tabi. (Öncesinde de benim bir Outlast faciam vardı sormayın gitsin. Gerilmekten, kasılmaktan oynayamadım.) Neyse işte ‘Speedrunners’ güzel ama çoklu kullanıcı varken bot hesaplar oyuna dahil olmasa daha da güzel. ‘Lovers in a dangerous spacetime’ ise şahane. Türkerle eşli oynuyoruz her akşam. Tekli biraz zor ve sıkıcı olabilirdi.

  • My landlord is a bloody hoarder.Ulan dünyayı sığdırmışsın garaja. Üstüne biz de ekledik. Temizlemek tüm günümü yedi. Giderken sana güzel bir kazık atmayı düşünüyorum sevgili evsahibim (dedi bu söylediği şeyi asla yapamayacak olan kız).

  • Günün sonunda arkadaşlarımın piknik teklifini çevirdiğime pişman oldum.

  • Kapattım instagramı.

  • Evimizin dibinde orman var. Evimizin biraz ilerisinde daha büyük bir orman var. Ve bir kadın cesedi bulundu orda. Aklımdan çıkaramıyorum.

  • Haritadan nereye taşınabiliriz diye bakıyorum. Ben Avustralya istiyorum, beyim Avrupa da bir yer. Spain’de buluşcaz bu gidişle.

  • Stres altındayken egzama atakları geçiriyorum.

  • Arılar çatıya yuva yapmış. Açamıyorum odanın penceresini. Olsun.

  • Benim küçük tosbiğim yakında sokak çocuğu olabilir.

  • Geçen hafta  katılamadıklarım: 1-Leeds İşçi Partisi MP JO Cox için düzenlenen anma günü 2- Moor Allertoon Library deki Frida Kahlo çalıştayı:(

  • Off nasıl berbat geçti bu hafta ders. Üretkenliğim sıfır. Sakarlığım 100 üzerinden 99.

  • Nasıl manyak sıcak bir haftasonu oldu. Çok da iyi oldu. Plajlara attık kendimizi. (Resim Scarborough dan.)

  • Eve hırsız girecek fobisi oluştu yeminle. Niye böyle oldu ki.

  • Son aylarda o kadar ted talks izledim ki, tedx Türkiye konuşucularını beğenmez oldum. Bir anlatmaya değer konu yok, punchline yok. Bir amaç yok, bir başarı yok.  Alın izleyin. Feyza Altun konuşmasından başlayın. Ya sen kitap yazmışsın, avukat olmuşsun. Öyle şeyler anlatmalısın ki sarsılmalıyız dinlerken. Yüreğimize inmeli. Yoksa o anlattıklarını yıllar önce Cem bey den de dinledik. Selam olsun.

Sasha David

October6

Seeing so many lettings on rightmove, we then decided on a property on Sasha David Estates. As we have never heard about Sasha David, we made a quick search. Yet, there was no costumer reviews about that estate agent. And I thought I should write something about it, about this ghost estate agent.
Firstly, they have no office, I mean you can find their office address (two different office address), but you can’t find the offices. I don’t know how they work.
Secondly, no matter how many times you call them, you can’t reach them directly. Their phone lines works differently. You leave the message, they give you a call when they are available.
Thirdly, they seem they understand your needs, but actually they don’t. They kinda don’t care. No, actually, they don’t listen. The staff is rude. Indeed, so rude. They don’t know how to reply the mails kindly. Their communication channel is not open.
I don’t want to write more. We got a terrible month just because of them. If you have a chance, use the other estate agents that you know more, or that you can make a search costumer reviews.

Çatladım resmen!

June28

Uzun süren first trimester bulantılarım yüzümden çoğu günler susuz kalıyordum. Biraz su içmeye çalışsam hemen midem bulanıyor ve dönüşü olmayan bir macerayla sonlanıyordu bu teşebbüsüm. Bu yüzden de sürekli dudaklarım çatlıyor, ağzımın içi çorak topraklardan farksız oluyordu resmen. Bazen damla damla içmeye çalışıyordum suyu ama o konuda da amma yeteneksizdim. Çünkü yapamıyordum. Suyu damla damla içmek kitabımda yoktu.  Yani benim mezhebime göre su damla damla içilmez, tek bir nefeste bitirilirdi. Neyse, diyeceğim şu ki, giderek kuruyordum ve cildim elastikiyetini kaybediyordu.  Daha önce de var olan çatlak izlerime yeni çatlak izleri eklenmesin diye bu duruma bir el attım. Evde daha önce var olan body oil’lerime yenilerini ekledim. Diğer yardımcı oyuncular için bakınız;

 

20140611_171318

 

 

 

Mamado avocado&jojoba&almond yağı; Geçen yıl Leeds Kirkgate marketinde bulmuştum bu markayı. Pure oil ararken denk gelmişti. Vücut ve saç bakımı için ideal. Saçlarımda kullanırken sonuçtan oldukça memnundum. Hamile kalınca göbek ve bacaklarımda da kullanmaya başladım. Bu yağların yanısıra fotoğrafta olmayan saf zeytin ve yasemin yağıyla tüm bu diğer yağları karıştırıp öyle sürüyorum.

Mum&Me: Aslında bebekler için masaj yağı, ama bebekler kullanabiliyorsa ben de kullanabilirim deyip zamanında aldığım body oil. Bulantılı dönemlerimde kokusu acayip derecede rahatsız ediyordu. Zaten bitmek üzere, bitince bu ürünü tekrar kullanmayı düşünmüyorum.

Palmer’s Cocoa Butter: Midwife’ım üye olmam için Emma’s diary’nin broşürünü vermişti. Sistemlerine dahil olunca hamilelere türlü türlü hediyeler, indirimler, kuponlar..vs veriyorlarmış. Bana  da “new mum set” olarak Johnson’s ürünleri ve Palmer’s Cocoa yağını alabileceğim bir hediye çekini gönderdiler. Açıkçası dokusu ve kokusu süper bir krem. İçerisinde bazı yağların dışında hem kolajen hem de elastin var. Tam benim aradığım şeydi. Yine de bu ürün benim aşırı kuru vücuduma yetemedi. Beni bir sonraki ürünü almaya mecbur etti.

Palmer’s Tummy Butter: Diğerine göre daha yoğun ve yağlı bir ürün. Tummy dediğine bakmayın, ben hem göbeğimde hem de bacaklarıma kullanıyorum. Daha uzun süre nemli tutuyor. Çok da iyi oluyor. Fiyatı da çok uygun, £4 verdim.

Bepanthen Stretch Mark Cream: Aslında ben mağazaya Bioil alırım diye girmiştim. Ama bir gün öncesinde katalogların birinde Bepanthol Çatlak kremi yorumlarını okuyunca ve Bebanthen’i de Bepanthol ile karıştırınca alayım bari dediğim krem. Ama şanslıyım ki iyi bir ürün çıktı ve favori kremlerimden biri oldu. Ayrıca bu üründe de sıvılaştırılmış kolajen ve elastin var. Dokusu güzel, kokusu rahatsız etmiyor. Yapış yapış yapmayan bir krem. Şişesinin tasarımı da çok iyi, her yere bulaşmıyor, temiz kalıyor. Fiyatı £24. Çok kullandıgım için hemen bitecekmiş gibi geliyor. Umarım bitmez:)

E45: Resmin arkasında kalan sizin çok net göremediğiniz “en baba” kremlerimden biri. Sürekli kustuğum ve sık sık ellerimi yıkadığım için kurayan ellerimin savaşçısı.

Ve diğerleri: Johnson’s baby hand cream (memnun kalmadım, bir daha almam).

Roc (Annemden bir poşet dolusu çaldığım) yüz kremi

Garnier Ambre Solaire (Güneş kremi, doğum lekelerini bir nebze olsun engelleyebilmek için. Zira annem o lekelerden çok çekti.

Tangled ideas

June28
  • I’m 17 weeks old pregnant now and I’m craving paella and parma ham. Gosh! Last week, I even stood in the middle of deli aisle, stared and sighed. Yeap, this was the torture that I gave myself as a present.
  • I have the best superviser ever!
  • I really need new PS filters. I checked them online and decided which ones to get.
  • Soo our landlor told that they are not happy with the baby, the apartment is not ideal for baby (actually she doesn’t want to see any pram on the corridors) simply implying to move somewhere else. But it is ok. I always wanted a house with a bigger garden where I can plant my veggies.
  •  I started to plant tomatos, sweet peppers, and strawberries.
  • Heyy look what I found, this is braille graffiti! Awesome.

braille

  • Ahh I don’t want to go Turkey for a long time. Not Again Bolu. In fact, never ever Bolu. Fucking Bolu. Thou motha fucka.
  • Ahh those people who can make you hate cities!!!
  • Playing Forza on Xbox can sometimes make me feel dizzy.
  • As my first trimester is over, my bulimic days are almost over too. I said bulimic because whatever I eat, I throw up. Even water makes me feel sick.
  • The less water I drink, the more scretching marks my body gets. So I stored few body cream and oils.
  • The last 7 days for Tour De France.  Can’t wait.
  • We need more sunny days. C’mmon Yorkshire, thou can do diz. You did it before! See the picture below.

20140518_113010

 

 

 

 

Far Cry

June28

Çok sevgili Türker bana sürpriz yapmış Far Cry 1-2-3 serisini almış. Zaten 4üncüsünün Kasımda çıkacağını önceden müjdelemişti, ama seriyi alınca mutluluğum tam oldu. Far Cry 3’ü (korsanından) daha önce oynayıp bitirmiştim ama orjinalinde yok efenim ekstra görevler, ekstra aksiyon var diyince aşırı meraktan tekrar başladım. Neyse o ekstra requestlere daha gelemedim. Şimdilik Vaas ve ordusuyla cebelleşiyorum, çok az outpost açabildim, ama requestleri daha seri tamamlayabiliyorum gibi geldi bana. (Oha o kadar da olsun hani, kaçıncı tekrar lan bu).  Resimdeki de adamım Vaas.

 

20121126175122!Far_Cry_3_PAL_box_art

 

Ama oyunda hoşuma gitmeyen bazı şeyler var, mesela bazı hayvanların varlığı, mesela komodo ejderinin varlığı, korkuyorum ben ondan. Yani oyundakinden değil, gerçeğinden. Korktuğum için de karşıma çıktığında panikliyorum. Valla çok komik durumlara düşüyorum. Ayrıca köpekler neden grup halinde geziniyorlar ki, tek tabanca takılsalar olmaz mı? Relic’lere yaklaşınca çalan müzik de pek bir rahatsız edici. Ürpetiyor beni. Dahası, radio towerlara neden zor çıkılıyo ki, o kadar mücadeleden sağ kurtuluyorum ama tower’lara çıkarken merdivenlerden düşüp ölüyorum falan:) “Ohoooo sen de” diyeceksiniz ama öyle. Yine de bu oyunu çok seviyorum.  First person shooter oyunlarını seviyorum. Tropik dünyaları keşfetme fikrini seviyorum.

P.S. 2 yıl önce youtube’da Far Cry real life experience videosunu bulmuştum, çok komik bulmuştum, bayılmıştım. Merak edenlere;

Denver: The last dinosaur

April13

İki nisanda Belfast’taki bir şirketle mülakatım vardı, güya iyi geçerse oraya taşınacak ve kariyer basamaklarında biraz daha yükselecektim. Role playing ile başlayan interview, konferans modunda bitti. İşe alındım. Hatta işe alındığım günün akşamında tam uçak biletlerimizi alıyorduk ki, ‘durrr’ dedi içimdeki ses. ‘Durrrr!!!’

Mutlu değildim. Bu karardan hiç mutlu değildim hem de. O gün hep ağladım. Şaka gibi yaa. Başka biri olsa mutlu olur, ben acı çekiyordum. Değişik duygular içerisinde kıvrılıyordum resmen. Hemen bir özür mektubu yazıp bu işi kabul edemeyeceğimi bildirdim. Ohh şükür, şimdi mutluydum işte!

‘Herşeyde vardır bi hayır’ cümlesinden nefret ederim ama ertesi gün hamile olduğumu öğrendim. Leeds’deki düzeni bozup, Belfast’a taşınmak bu durumda beni bir hayli zora sokacaktı. Ayrıca ilk aylarda Belfast’ta yalnız olacaktım ve bu durumla nasıl baş edebilirdim bilmiyorum. Ayrıca aklımın o karışıklığı, duygu yoğunluğu falan bebektenmiş meğer:P

Şimdi 6 hafta 3 günlük, görüntüsü de resimdeki gibi:) Ehuhehehe ilk gördüğümde “Bu ne bee, dinozor denver’e benziyo” dedim

‘Başlık görüntülenemiyor’

April13

Yuppiii, günlüğümmm! Aradan geçen zaman biraz uzun olunca kısa bir özet geçmek lazım.

OLYMPUS DIGITAL CAMERANerden başlasam? Hah. Leeds’deki fırsatları iyi değerlendirmeliyim düşüncesiyle evimizin hemen karşısındaki resim stüdyosunda Marcia Brown’dan özel resim dersleri almaya başladım. Gayet eğlenceli bir kadın olmasına rağmen, she sucks as an instuctor diyebilirim. Bazı resim teknikleri arasında sıkışsa da ,muhafazakar olsa da çok bomba bir kadındı.  Bazen beni kullanmasına izin bile veriyordum. Art galerideki sergisi için 40 adet resmi panolara çakarken kollarım kopmuştu. Ama sonuçta Marcia iyi biriydi ve buna değerdi.

Türkiye’den döndükten sonra da en az 3 saatimi Edge spor salonunda geçirmeye başladım. Yüzme, pilates, yoga, body combat, aqua derken kendimi Pitbull’un Pause şarkısında zumba yaparken buluyordum. Artık coşmuştum ve kimse beni durduramıyordu. Neden sporu bıraktım bilmiyorum:( Vallahi de çok pişman oldum sonradan.

Queen

Erdil Yaşaroğlu’nun vardı çizim tableti. Çookk önceden görmüştüm. Benim de olmalı demiştim. Geçen yıl Boxing Day’de gidip aldım kendime. Kendime aldığım en iyi hediyelerden biri. Ee dedim madem tabletim var bir de gidip digital illustration kursuna yazılayım. Ama sadece 8 hafta gidebildim, lanet olası kurs evimize çok uzaktı ve ben gecenin bir yarısı hakkında pek de iyi şeyler duymadığım o semtte yalnız olmak istemedim. Ayrıca çekilişten Alice in Wonderland çıkmıştı ve benim konu hakkında en ufak bi fikrim yoktu. Bu konuya daha sonra tekrar değiniciim.

 

 

 

Leeds Pride:That’s what im talkin’ about

November11

Leeds Pride is a fantastic entertainment which takes place in Leeds on every 7 August. It starts with a speech in Millenium Square, then walking to the city center with a huge crowd.

This was the my first time that I had participated in that colorful funfloat. In deed, we were having our coffee with my boyfriend on Briggate Street when we heard the music. Naturally we followed the sound and reached its source. This is a lovely picture from Leeds Pride.

The day continued with Music, Performances, Speeches, Shows and Alcohol. It was really a large street party with 23000 people. next time, i will definitely be there again. Looking forward to seeing those lovely people!!!

Holophonic Sound Records

November10

I really love listening the holophonic sound records. When searching the holophonics records I came across with sandaspa’s website. It’s an ordinary spa centre except the intro video. It gives a brief definiton about what the holophonic sound is, then wants you to use the headphones, close the eyes and then start the video. You feel as if you were in a rain forest, and all the animals are around you. Fabulous! It was so real that I opened my eyes all of a sudden when a bird hit me.

These high quality sound recordings are generally made today by using “binatural” recording techniques – a two-track recorder is connected to two microphones that are contained within a fuzzy “head”.

(pic. shows how the recordings are being made)

The dummy head contains ears, sinus cavities and other similarities to a human head. This means that the microphones “hear” and therefore record sound more realistically as seen in the picture.

Holophonic sound is best heard in headphones , not ready for our home theatre system but I know a guy working on that. He got his own handmade sound recording system specially designed for that process . He had recorded the sounds in Atatürk Airport, Turkey. When you listen the records, you can figure out the direction the plane is heading. Furthermore, you don’t need any headphones  while doing that. Which means we will have it in our home theatre system too soon. I’ll keep tabs on it. Definitely!

Kuru gürültü bunlar…

November8
  • Son 10 yıldır saçlarımı kendim kesiyorum. Zaten kıvırcık, eğri kessem de bişi olmaz diye diye bildiğin profesyonel kuaför oldum. Leeds de yaşamaya başlamam da birşeyi değiştirmedi. Gene kendim kestim saçlarımı.
  •  Pcworld’e doğru yola koyulmadan önce odanın ölçüsünü alıyoruz. 5 metrelik Cat5 ethernet kablosunun işimizi göreceğinden eminiz. Bi koşu alıp geliyorum. Türker interneti bağlarken “ölçsek bu kadar olur hani ” diyo.
  •  Ben küçükken, annem ve babam bir dönemler aynı anda çalışıyormuş. Tek bir izin günleri olunca da, bizi sevindirmek için hep parka götürürlermiş. O zamanları pek hatırlamıyorum ama o zamanlardan kalma parkta çekilmiş yığınla fotoğrafım var. Burada hergün -akşama doğru- parka gidiyorum. Favorim Lovell Park; hem eve yakın, hem de sevecen geliyor bana.
  •  Yabancı sinema izlerken görürdüm hep, neden bulaşıkları akan suda değil de, lavaboyu suyla doldurup orada yıkıyorlar diye merak ediyordum. Sular pahalı olduğu için olabilir mi acaba?
  • Ne zaman Kirkgate Street’den geçsem aynı mağazanın önünde en az 20 saniye gelecekte bana ait olacağına inandığım deri pantolonuma bakar dururum.
  •  Kamp malzemelerine bakıyoruz Türker’le. Yaz hemen gelsin istiyoruz.
  •  Yorkshire Linux Users A.’ların ayın 4 ünde gerçekleştireceği toplantı için sunum yapıp yapmamakta kararsızım.
  • Saat gece yarısı üç. Canım sıkılıyor. Pencereye çıkıyorum. Bir adam karşıdaki petrol istasyonunun duvarına işiyor. Canım iyice sıkılıyor. İçeriye giriyorum.
  • Whetherspoon’da bira içmek zevk veriyo. “Neden gençlerin takıldığı yerlere gitmiyorsunuz?” diyo Jerry. Başka hiçbir yerde burda olduğu kadar tatlı Irish people yok da ondan, diyemiyorum.
  • Bugün bayramın ikinci günü. Vay anasını…Baya uzun zaman olmuş.
  • Telefonla konuşurken gülme krizine girip iki kelime edemeden telefonu kapatan annem vardı.  Skype üzerinden konuşmaya başladık. Dakikalarımın sayılı olduğunu bildiğinden ne yazık ki daha ciddi 🙁
  • Readbud is a scam! Allahtan bilgisayar başında oturup makaleleri okumakla zaman geçirmemişim. Erkek arkadaşım böle şeylere pek inanmadığı için, bu işi benim yerime yapacak bi betik yazdı, 10 a yakın da fake kullanıcı hesabı açtı. İlk günlerde hızla para kazandırıyordu site. Ama $40’ı geçince bi azalma oldu gelen makale sayısında. Şu an $46.88 bu raddeye gelmesi hemen hemen 4 ay sürdü. Fake anlayacağınız. Boşuna zamanınızı harcamayınız. (Türker en başından inanmıyordu zaten sitenin para getireceğine, bense saçma sapan şeylerin peşindeydim “lann olum burdan 50 kullanıcı açtınmıydı bi de her birinden 50 dolar aldıkmıydı, ee iyi iyi iyi ) Bu devirde yok öyle 3 kuruşa 5 köfte.

 

Efenim saygılar…

 

 

Leeds günlükleri

November8

Bonfire gecesinde tüm şehrin beklediği ama benim beklemediğim yağmur nedeniyle ıslak kediye benziyordum leopar desenli kürkümle. Tanrımm sanki tüm birleşik krallık buradaydı ve lanet olası gene herkes bana bakıyordu. Yani benim hissettiğim buydu.

Neyse ki panayır alanında ateş yakıp havai fişek faslını da bitirdikten sonra durağa doğru ilerlemeye çalışıyoruz. Yollar trafiğe kapalı. Bekliyoruz. Durak kalabalık. Fena kalabalık. Sigara içen, üstü başı dağınık,  orta yaşlarda bir adam önümüzdeki çocuklu kadına otobüsü soruyor. Sonra pusetteki çocuğun gözündeki çapakları siliyor eliyle. Çocuk huzursuz. Anne ilgisiz. Adam montunun cebinden yarım kalan çikolatasını çıkarıp küçük çocuğa veriyor. Çocuk hemen ağzına götürüyor çikolatayı. Adam puseti alıp durağın etrafında gezintiye çıkıyor. Uykuya dalıyo bebecik. Üşümeye başlıyorum. Trafik açılıyo tekrardan. Sonra otobüs geliyo. Şoför üst kata çıkıp yolcuları sayıyor. Dört kişi biniyo, tam bana sıra geliyo. “Üzgünüm” diyo şoför. Ayakta yolcu almıyor. Diğer otobüs ne zaman gelir diye soruyor yolcular. “Başka servis yok” diyor.  Otobüs karanlıkta gözden kayboluyor. Yağmur başlıyor. Orada öylece kalıyoruz.

Ben ne yaptım?

November2

(Anlatmazsam çatlarım)

Cadılar Bayramı arifesinde evimizin alt katındaki barda düzenlenen partiye katıldık. Ben kostümümü yarın giyeyim, şimdi giyersem bi dolu makyaj falan, hele herkes sivil gelmişse daha da rahatsız olurum diye düşündüm , zaten bilmediğim bir nedenden ötürü dikkatleri çekiyorduk. Bu yüzden sivilleri çekip çıktık.

Anam bir de ne göreyim herkes kostümlü. Ok benim için sorun değildi bu, aksi olsaydı daha sorunlu olur gibime geliyordu zaten. Bara yakın bir yere oturduk. Oturduğum yerden hem sahneyi hem de kapıyı görebiliyorum. Karaoke gecesiymiş. Sahnede şarkı söyleyenlere bakarken de bir yandan kapıyı gözetliyorum kim geliyo kim gidiyo diye.

Dracula kostümlü uzun boylu bir bey giriyor içeriye, birilerinin kanını içmiş yine. Sonra bir zombi giriyor içeriye. Türker’e “Zombi geldi bak” derken içimden de “vayy be helal sana hacı, aynı zombi yürüyüşü valla. Şu kafadaki dikiş izleri süper” diyorum.  Adam bize doğru yaklaşıyo, yaklaşıyo ve yaklışıyo… İşte o an! Ortada kostüm felan yok!!  Adam 80 yaş üzeri, bildiğin aksayarak yüreyen, dengesini de tam sağlayamadığı için düşüp ağzını burnunu kıran, kafasına dikişler atılan Andrew imiş.

Ben acayip vicdan yapıyorum. Üzülüyorum bildiğin. Sanki onunla dalga geçmişim ve bunun karşılığında da ceza olarak yaşlandığımda onun gibi olacakmışım gibime geliyor. Sonra bir kez daha kızıyorum kendime, onu düşünmem gerekirken yine bencillik edip kendimi düşündüm diye.  Sigara içmek için dışarı çıkıyor arkadaşlarıyla, biz de çıkıyoruz. Masasına oturuyoruz. Nereli olduğumuzu soruyor, cevap verirken yüzündeki dikişlere bakmamak için zor tutuyorum kendimi. Oracıkta gönüllü yardımcısı olabilirdim yemin ederim. Ona kitaplar okur, istediği yemekleri pişirirdim. (Bu fikir iyice yattı kafama, bardan adresini almaya çalışacağım.)

Sonra Andrew bir kaç duygusal konuşma yaptı Türkiye’deki depremle alakalı. Daha sonraysa üşüdüğünü ve içeri gireceğini söyledi. Tam girecekken bize döndü ve dedi ki “Hayat 80 yaşında bir gay için çok zor.” Ve sonra ekledi “Evet ben gay im ama çoğu arkadaşım straight.”Bunu dedi. Dedi ve gitti. Kimse konuyla ne alakası olduğunu çözemedi.

Saygılar…

 

 

Bugün birşey öğrendim: Falun Gong (Dafa)

November2

Kapşonu başıma çekmiş hızlı hızlı markete doğru yürürken sokağın köşesindeki kadın dikkatimizi çekti. Bu yağmurda niye broşür dağıtır ki insan diye düşünürken bize de uzatıverdi bir tane.Sıradan bir tanıtım ya da reklam broşürü değildi bu. İşkence görmüş insanların resimleriyle dolu bilgilendirme broşürüydü.

Sadece bilelim istiyordu bu teyze. Başlarına neler geldiğini insanlara anlatmak istiyordu bu soğuk ve yağmurlu günde. Belki de saatlerce ayakta kaldı bu broşürleri dağıtmak için, tıpkı  Q.  Zhang isimli kadının işçi kampında 4 gün boyunca zorla ayakta tutulması gibi. Aç, susuz ve yorgun tam dört gün boyunca ayakta durmaya zorlanmıştı. Yere düştüğünde tekrar zorla ayağa kaldırıldığından bahsediyordu bu yazı. Ayrıca L. Wu’nun (37) işkencede şiddetli ödemden öldüğünü de söylüyordu. Üstelik  o hamileydi.

Peki broşürde yer alan bu insanlar ve onlar gibi binlercesi neden işkence görmüştü. Basit bir egzersiz serisi Çin Komünist Partisini nasıl çileden çıkarmıştı? Tek sorun gerçekten Falun Dafa nın komünist rejimden daha popüler olması mıydı? Evet öyleydi. En azından broşürde yazan oydu. Eve varınca biraz araştırayım istedim. Çünkü Falun Dafa (Gong) nedir bilmiyordum. Ama öğrendim. Kadının da isteği bu değil miydi? Çok derine inmeden şöyle bir bakalım derim.

Falun Dafa neydi?

Falun Dafa 5 takım egzersizden oluşan zihin ve beden geliştirme uygulamasıymış ve evrendeki Doğruluk, Merhamet ve Hoşgürü ilkelerine dayanıyormuş. Çin’de tam 70 milyon takipçisi varmış. Falun Dafa, inanan insanlar için  fiziksel sağlığa, içsel barışa ve güce kavuşmalarına yardım eden bir rehber gibiymiş. İnsanlar, Falun Dafa’nın gücüne o kadar inanmışlar ki forumlarda türlü türlü hikayeler bile mevcut.

Herşey nasıl başladı?

Herşey 1999’da Falun Dafa topluluğunun Çin hükümet binasının önünde toplanmasıyla başlamış. Çin Komünist Partisi insanlara “Bu egzersizleri yapamazsınız. Yasal değildir” demiş ve polisler Falun Dafa inananlarını oracıkta göz altına almış. 3000’in üzerinde kişi hapse girip işkenceye maruz kalmış  (bkz.organ kaçakçılığı).  İşte bu. Bu kadar yani. Hiçbir gerekçe gösterilmeden yasaklanmış. Bunun dışında ekstra birşey öğrenemedim.  Bana verilen broşür de şöyle diyo;

“The regime in China, for no apparent reason other than paranoia, sees Falun Gong as an ideological threat to its existence and has since July 1999 made every effort to eliminate this very large group.” Ayrıca broşürde Çin Hükümetinin diğer ideolojileri (Tibetan Buddhism ve Roman Catholicism) de baskı altına aldığı da yazıyor.Çin Komünist Partisi, gücü ve kontrolü elinde tutmak istemiş hepsi bu.

Ben Falun Gong egzersizlerine şöyle bir göz attım, gayet basit ve uygulanabilir görünüyor. Dini inancınız bu egzersizleri yapmanıza engel değilmiş. Öğrenmek ve yapmak isteyenler falundafatr.org ‘dan ulaşabilirler. Ayrıca öğretici videolar da mevcut.  Rahata çıktığım ilk anda ben de başlayıp denemek istiyorum.

The Biggest Localization Catalog: Lictionary.in

October30

As a TS Design Informatics, we’ve designed the biggest localization catalog, Lictionary.in.  It contains thousands of strings and their translations for over 30 languages.

You can search strings easily using simple search in Lictionary.in home page. Just write the string -or a part of string-, choose your language and click search. That’s it!

If you want shorter result list, you can use advanced search page for exactly matched or case-sensitive results.  Moreover, you can give negative vote for the translations. We will inform translators or translation teams periodically about negative voted translations. If you want to inform translator immediately, you can contact the translator or translation team directly or may be file a bug in bug tracker of related project.

There is also a lot of options in Lictionary.in for contributors. You can be a translator, tester or editor for Lictionary.in.

Please don’t forget that Lictionary.in takes its power from free softwares. Its content consists of localization files of free softwares.

As from first week, we received kindly feedbacks and we are growing day by day.

Interview Questions For Localization Engineers

October30

Last month, i had an interview for the position in Cork, Ireland. The recruiter called me and set up a date for the interview. It would be a really exciting and challenging experience for me as it was one of the biggest and popular technology company whose logo is a fruit 😉 I made preparations and googled the interview questions for the Turkish Q.A/Localization engineer. Unfortunately, i got nothing, that’s why i decided to put the questions down for those who needs it. First, contrary to what most people say, they didn’t ask me what the l10n or  i18n is.

Here is the list of the interview questions:

  • Do you know any programing language?
  • Do you use a shell?
  • Have you ever used macos or ios? If yes, how many years?
  • Have you ever used the bug tracking system in mac, do you know how it works?
  • Have you got any localization experience in macos or ios?
  • Do you know how to change the language on ipad?
  • Do you know how to make localization in macos ?
  • Which tests do you use in l10n?
  • Tell me about your i18n and l10n experience?
  • Have you ever worked on windows system? Do you know how to localize in windows system?

[He didn’t give a ring yet 🙂 but i know he will ;)]

Sihirli Parmaklar

February22

Çok sinir oluyorum becerikli ellere.  Sitelerinde dolaşırken sinirden ne yapacağımı şaşırıyorum.
Bir garip dünya orası.. Kola kutusundan cevherlik, fimo hamurdan magnet, tuvalet kağıdı rulosundan  kalemlik, keçeden laptoplara kılıf, kevgirden kolye, çoraptan telefon kılıfı, taş plaktan mektup tutacağı yaparlar.
Yaratıcılıkları hat safhadadır bunların. Kravatları birleştirip paspas dikerler, şemsiyeden de avize… Yok onu kesip bi yere yapıştırıp havlu kenarı yapmalar felan , yada  biraz tutkal, biraz boya, resim çerçevesi ortaya çıkartmalar filan. Hele o msn ifadeli yastıklar yok mu üfff deli oluyorum deli.

Yaşasın Google !!!

August27

Geçen kış bir süre boyunca yaz tatilim için kendi alanımla ilgili yurtdışında çalışabileceğim bir üniversite veya bir workshop bakıp durdum. Ama öyle work&travel gibi laga luga bir iş değildi istediğim. Gideyim orada kasiyerlik yapayım, biraz para biriktireyim sonra New York’a geçeyim gibi hayallerim yoktu yani.

Adamakıllı projelerde iş baktım kendime. Üye olduğum linguistlist sitesi bana Washington, John Hopkins üniversitesinde (The Center for Language and Speech-language engineering) bilgisayardan anlayan dil öğrencileri için bir proje başlattıklarını  müjdelemişti (Üç ayrı proje mevcut idi, ilgi seviyene göre sıralandırıyorsun).

Ne var ki o dönemde bilgisayarım bozuk olduğu için ve DeKare’nin dangalak servis çalışanı bilgisayarımı kaybettiği için, ben de o dönemde kampüs içerisindeki internet kafe çalışanına ayrı bir gıcık olduğumdan e-postalarımı okuyamamıştım. Bu durumumdan haberi olan arkadaşım beni bu e-postadan son hızla haberdar etti ve tüm gece John Hopkins üniversitesine proposal yazdık. Birçok yerde takıldım çünkü benden bir dolu bilgi istiyorlardı okulumla ilgili, orada geçerliliği olan sınavlara girip girmediğimi, girdiysem de derecemi merak ediyorlardı. Maalesef bi dolu kutucuğu boş bırakmak zorunda kaldım:'(

Gene de umutsuzluğa düşmedim ve ilgimi çeken projeleri sıraladım. Çalışmak istediğim bölüm “Parsing the Web: Large-Scale Syntactic Processing” idi (Genel olarak web deki verileri işleyecektim). İki haftalık bir bekleyişten sonra o üniversitede projeden sorumlu birinden bir e-posta aldım.

İletide proposalımı beğendiklerini yanlız karşımda gerçekten sıkı rakiplerim olduğunu ve üzülerek finalistleri arasında olmadığım yazıyordu.

Biraz hayal kırıklığım vardı, ama yine de alt-üst ediyordum Google’ı, bana göre birşey olmalıydı, olmak zorunda idi.

google

Google Summer of Code a başvurduktan ve kabul edildikten sonra (kabul edileceğimden emin değildim çünkü mentorum proposal’ımı görünce direk yüzüme “you’re wasting my time” dedi:) Anita Borg e-postaları düştü corpora list’e. Neymiş ne değilmiş derken benim gibi bilgisayarla az çok ilgili kız öğrencilere burs sağlayan bir kurum olduğunu anladım. Google’ın Anita Borg bursu teknoloji hakkındaki düşüncelerimizi değiştirmeye ve kadınlar ile azınlıkların teknolojiye erişmelerindeki engelleri kaldırmaya çalışıyor.

Hatta konuyla ilgili küçük bir araştırma yapınca Sabancı Üniversitesi öğrencisi Selen Başol’un(20), yapay zekâ projesiyle Google’a başvurduğunu, ve Anita Borg bursundan 5 bin Euro kazandığınıda öğrendim.

Ben Anita Borg fırsatını iyi değerlendiremedim. Fakat bayanların bir an önce teknolojiye ve bilgisayarlara ısınıp bu dünyanın içerisine girmelerini dört gözle bekliyorum. Burdan yetkililere duyurulur 🙂

Geyik Muhabbeti :)

August27

Tatil için gittiğim annemin memleketi Tunceli de birinci günümü, gezmeyi seven dayımın sayesinde etrafta tur atarak geçirdim. Bizi yolda görüp evlerine davet eden ve gayet de misafirperver olan bey amca rehberimiz olmayı gönüllü kabul etti ve hiç yorulmadan iki yokuşu bizimle birlikte devirdi.

Geyik

Resimde görülen yaban geyiği Mazgirt’e bağlı Bağ-bahçe köyündeki üzüm bağlarına dadanan geyiklerden biri. Kayalıklardan seke seke inen geyik sürüsünü gördüğümde dayanamayıp fotoğraflarını çekmeye başlamıştım. “National Geographic” de izlediğim doğal yaşamla ilgili bölümler geldi aklıma. Ben kendi hayal deryamda boğuşurken tur rehberimiz köylülerin bu hayvanlardan yana çok dertli olduklarını söyledi.

Devlet koruması altında olan bu geyikler üzüm bağlarını darmadağın ediyorlarmış. Köylüler bu konuda çok hassas, asla hayvanlara zarar vermiyorlar, fakat bir yandan da bağlarımızı nasıl koruruz diye düşünüp taşınmışlar ve çok dahinaye bir fikir bulmuşlar: Bağ çitlerine yerleştirilen bir ses sistemi !!
Nasıl mı?
Uzaktan bir gözlemci geyiklerin bağa yaklaştığını görünce veriyor ses sistemin gözüne. Bağa yeni girmiş geyik Ferdi Babayı dinleyince başı dönüyor ve oradan hızla uzaklaşmanın bir yoluna bakıyor.

Ben bir geyik olsaydım, bir yanımda üzüm bağı diğer yanımda Müslüm Gürses… Ohhh tadından yenmez valla 🙂

Montignac Diyeti…

August26

Uzun yıllar süresince kilomu korumuş olan ben, son bir yıldır istikrarla kilo alıyorum. Yalan yanlış bilgilere kanıp kendi çapımda kendi diyetimi oluşturmaya çalıştım. Üstüne üstlük bu hatalı diyetimi dengesiz, yersiz ve zamansız egzersizlerle süsledim.

Bir süre önce arkadaşlarım bir kitaptan bahsetmişti. Hatta tüm öğle yemeği boyunca kitaptaki püf noktaları anlatmışlardı ve en sonunda hediye ettiler kitabı bana. Vücut ölçülerime bakıp, özellikle de basenlerime, tam zamanı! dedim. Fakat maalesef, o kitap bir süre etrafımda dolandı, kitaplığımda unutuldu, tozlandı. Sonra cesaretimi toplayıp seni bugün okuyacağım dedim.
montignac
Sloganı “Yedikçe zayıfla ve ince kal” olan bu kitap zamanında yeterince ilgi görmemiş olmasına rağmen şu an altın çağını yaşıyor. Michel Montignac tarafından yazılan kitap Montignac yöntemini uzun uzadıya anlatıyor. Kitabın ilk bölümünde düşük kalorili rejimleri başarısız diyet olarak nitelendiren Montignac bunun sebebini hayatta kalma içgüdüsüne bağlıyor. Yani yoksunluk durumunda az yemek yediğimiz zaman organizma savunmaya geçer ve vücudumuza giren herşeyi depolamak için eline geçen her fırsatı değerlendirir. Bunun yanısıra, kadın organizmasının, düşük kalorili rejimlerdeki gibi özellikle yiyecek kısıtlamasıyla karşılaştığında, hayatta kalma içgüdüsünü harekete geçirerek yeni yağ hücrelerini üretmeye başladığını kanıtlamıştır.

Kitabın ilerleyen bölümlerinde protein ve karbonhidratların farklı öğünlerde alınmasının gerekliliği ve nedenlerinden bahsediliyor. Ayrıca bu bölümler besin tabloları ile desteklenmiş. Benim kitaptaki en çok hoşuma giden bölüm ise Glisemi (Kan Şekeri) ve İyi & Kötü Glusidler ayrımı. Kitapta okuyucuları en çok zorlayan bölümün şeker ve beyaz un ile ilgili olan bölümler olacağını düşünüyorum. Çünkü şekeri ve beyaz unu hayatımızdan çıkarmak gerekiyor montignac yöntemine göre. İkiside kan seviyesini yüksek gösteren glusid içeriyor ve vücudumuza hiçbir yararı yok.

İlk başlarda şeker olayının beni çok zorlayacağını düşünüyordum. Fakat öyle olmadı, aksine birçok şeyin tadını daha iyi alabildim. Çayı ilk kez şekersiz içtiğimde çay içtiğimi farkettim. Vücudum için gerekli olan şekeri ise meyvelerden sağlıyorum. (Lifli olanlar tercihimdir)

(Eklemeyi unutmuşum Montignac Diyeti ile 52 kilodan 46 kiloya düştüm:)

Deformasyon

August26

Bütün maddeler atom ve molekül dediğimiz taneciklerden oluşur. Çürüme gibi kimyasal değişimlerde maddenin atom ve molekül yapısında değişikler olur ve bu maddenin geri dönüşümü olmaz. Meyvelerdeki renk değişimi ve kararmalardan polifenoloksidaz enzimleri sorumludur. Bu enzimler, meyvelerde bulunan fenol bileşiklerin oksitlenmesine neden oluyor ve kahverengi lekeler beliriyor. Meyvenin hücre yapısı bir bütün olarak korunduğunda, enzim ve fenoller birbirinden ayrı duruyor. Ancak meyve dilimlendiğinde, çürüdüğünde ya da zamanla bozulduğunda, meyvenin hücre duvarları yıkılıyor ve kimyasal karışma başlıyor. Meyvelerin çoğu kahverengine dönerek oksitleniyor (elma veya patatesi ikiye böldüğünüzde elde ettiğiniz sonuç) ama turunçgillerde durum biraz daha farklı çünkü içerdikleri sitrik asit nedeniyle  oksitlenme renksiz gerçekleşiyor. Deformasyon çoğu kez ilgimi çekiyor. Arkadaşımın bahçesi deformasyonu incelemek için çok uygun bir yer. Yere düşen turunçgiller hızla bozulmaya başlamış. Ben de fırsat bu fırsattır deyip fotoğrafladım.Çürüme