Extraordinary

Me, Myself, My World

Bazı İncelikler

August21

Mesela, keşke hiç elektrik kesilmeseydi de köyde -öğle sıcağında- güneş kavururken ovaları iki odalı bir evin en serin yerini bulmaya ve sineklerle de savaşırken uykuya dalmaya çalışmak zorunda kalmasaydık. Şehir insanıydık, dayanamıyorduk. Anneannem için sorun yoktu ama, o her yerde uyuyabilirdi. Sinekli sineksiz. Ve illa yatağı olmak zorunda değildi, başının altına birşey koysa yeterdi. Bir ara teyzemle anneannemin uyuduğu en enteresan yerleri fotoğraflıyorduk ve birbirimize gösteriyorduk, bir yarışmaya dönmüştü adeta, en ilginç fotoğrafı çeken övgüyü hak ediyordu. Kapı eşiğinde, terliği yastık olarak kullandığı anı fotoğrafladım bi kere. O kadar huzurlu ve rahattı ki sanki cennet bahçelerinde pofuduk pofuduk pamuk yığınlarının arasında uyuyordu. Bir kere ceviz ağacının altında uyurken yakaladım, bildiğin taşlı toprak orası. No örtü, no yastık. Ben şok. Gözüne bir yer kestiriyor, sonra tüm sistemlerini kapatıp yorgun vücudunu dinlenmeye alıyordu. Bir keresinde de harmanda, kaysı ağacına Çağlar için yaptığımız salıncakta oturarak uyumuştu. Performans sanatçısı gibiydi. Rol yapıyor sandık. Ahhh anneanne, bu dünyaya gönderilmiş meleksin resmen.

Edit: Sonra ben Leeds e döndüm teyzem kaldı anneannemin yanında, ve bana anneannemin gelmiş geçmiş en güzel fotoğrafı attı. Buraya koyup koymamakta kararsızım. Biraz düşüneceğim.

Mesela, tekrar herkesin ineği olsaydı da tereyağı sırası diye birşey olmasaydı. Anneannemin vardı inekleri. Sütü, yoğurdu, tereyağı, peyniri hep olurdu o yüzden. Ama zahmetli işti sonuçta günde 3 kere sağmak, kaynatmak, mayalamak, zamanını tutturmak. Sonra asıl iş bence inekleri otlatmak. Nöbete gitmek denir köy jargonunda. Köyün tüm ineklerini toplarsın, meralık alanlarına gidersin, sonra başında nöbetçi olursun ineklerin. Anneannem bazen bizi de götürürdü, giderken yanımıza ekmek domates falan alırdık, piknik gibi gelirdi bize çünkü. Yol üstünde varsa armut ağaçlarına dadanır, badem bulduğumuzdaysa sevinirdik. Eve dönene kadar bacaklarımız kanlar içinde kalırdı. Biz nedense hep şort-terlik giyerdik, anneannem de nedense bizi hep aşırı dikenli engebeli araziye götürürdü.

Edit: Geçen havuza gidince şöyle bir baktım ayaklarıma, köyde ne kadar hırpalanmış, ne kadar lekelenmiş. Çizikler, yaralar, sinek ve böcek ısırıkları… 32 yaşındayım goddammit!

Mesela, tüm eş dost akraba aynı zaman aralığında gelse ya köye. Ben dönüyorum hala gelecekler. Sonra çocukluk arkadaşımı göremedim mesela.

Mesela, köyün girişindeki tepelikten bakınca ne kadar da çok hatırlıyorsun çocukluğunu. Rüzgar aşağı çeşmedeki uzun kavak ağaçlarını sallıyor falan, yerli yersiz anırıyor Kıte nin eşeği. Uzakta bir yerde bir patos vuruluyor, toz duman var. Çerçi geliyor sonra köye. Sakız almak isteyen çocukların mutluluğu şahane.

Mesela, vedalar da olmasa… Kim bilir kaç zaman sonra tekrar gelebileceğim. Uçağım Elazığ’dan kalkıyor. Taksici Hüseyin bırakacak beni. Gidiş yolunda o kadar yüksekte bir yerdeyiz ki, karşıda muazzam bir sıralı dağlar manzarası oluşuyor. Olabildiğine derin, biraz kahvelikler, ekinlerin olduğu yerlerde sarılıklar, yeşillikler, bir akarsu maviliği. Renk cümbüşü resmen. Şu yaşımda bir kez daha aşık oldum Tunceliye.

Mesela, çok hızlı bitse bu yollar, 1 saate evde olsam falan.

 

 

 

 

 

posted under Uncategorized

Email will not be published

Website example

Your Comment:

Powered by WP Hashcash